Çarşamba, Mayıs 13, 2009

Kaplumbağaların Uykusuna Dek

Bu değişik albümü :
http://www.esnips.com/web/KaplumbaalarnUYkusunaDek/
adresinden dinleyebilirsiniz. bu da size kıyağım olsun

Pazartesi, Kasım 24, 2008

gel bak neler anlatıcam sana :)

aradan baya bayaa bir zaman geçtikten sonra yeniden bir şey ler yaz ı yor olmanınverdiği salak ruh haliyle karşımdayım. aradan geçen bu süre içerisinde eve çıktım ben ahali. ev arkadaşlarım da çinli :) çakma çinli değil oricinal. tee hongkongdan gelmişler falan falan. neyse işte çin mutfağını keşif akşamları yaşıyorum haberiniz olsun. holly mutlaka çin'e gidip oradaki bütün yemeklerden tatmam gerektiğini söylüyor ki sebebi her önüme geleni afiyetle yemem ve sonrasında hımmm harika bir tatbu yahu diye keyiflenmem. halbuse o kadar da güzel değil yemekler de, malum öğrenci adam sıcak yemeği bulunca dilini kullanmıyor pek. tat koku ne ki yut gitsin :) onun dışında hımm... işte tv izleyip duruyoruz vs vs vs. aman yazmaya başlarken ne harika günler geçirdim ballandıra ballandıra anlatayım dedim, şimdi de farkettim ki yok öyle bişey ühühühühüh. kendine iyi bak bye görüşürüz öptüm...

hebe hübe çan çin çon

Cumartesi, Eylül 06, 2008

Ramadan

Mübarek ramazan ayına girmiş bulunmaktayız.ben de bu vesile ile ramazan arkadaşımın evine süresiz girmiş bulunmaktayım.kovulana kadar da buradayım.fazla uzun sürmeyeceği belli.yakında kovulurum buradan da.başımı sokacak bir çatım bile yok anlıyor musun hadi gülümse...?

Bu arada aşağıdaki yazıyı dikkate alıp benimle iletişime geçmemiş olan canım sapigima selamlarimi yolluyorum gözlerinden öpüyorum.

Hebe hübe kem küm

Perşembe, Ağustos 14, 2008

hadi bakalım

sevgili gerizekalıcığım,
bu açık mektubu sana yazarken inan içimde hiç bir kötülük yok. sana sadece üzülüyorum ve de acıyorum. can sıkıntını benimle uğraşarak giderme sevdan başına iş açsın da istemiyorum. gel insan gibi konuşalım. derdine derman bulalım

Cuma, Haziran 13, 2008

unutmadım seni

canım blogum unutmadım seni. söz eski günlerdeki gibin yazışacağız coşacağız :)

Çarşamba, Nisan 30, 2008

geldi bahar ayları

uzun zaman olmuş yine yazmayalı. aslında sadece buraya değil, hiçbiryer e yazmıyorum doğru düzgün. nerde o eski yetersiz veri, nerde o yazma aşkı, hevesi. aslında bir yere gittikleri yok, yerlerinde duruyorlar ama üşeniyorum sanırım. ya da biriktireyim de dolu dolu yazarım sonra diye kendimi kandırıyorum belki de.aman neyse. canım sıkıldı işte. içimizi dökecek başka yer bulamadık da ondan buraya yazıyoruz. bir nevi sinirleri boşaltma merkezi diyebiliriz bu bloga. ya da bu yazıya. eskiden ne güzel şeyler yazardım. günde 2-3 tane yazı yazdığım zamanlar da yok değilmiş hani. anlatacak şeylerim olmadığından değil de sanki şimdi anlatmak istediklerim ya da başımdan geçenler o kadar eğlenceli ve anlatılmaya değer gelmiyorlar gözüme. zamanında kağıt parçalarına yazdıklarımı dosyalıyordum. geçen dolabımı düzeltirken elime geçti. yarebbiii neler yazmışım. aslında ciddi ciddi hepsini word e aktarıp , orasından burasından keserek, yeni eklemeler yaparak bir roman bilemedin uzuncana bir öykü oluşturabilirim. çatır çatır yazmışım aklımdan geçenleri, kafamda canlandırdıklarımı. hepsi de bir insanın ağzından çıkan söylemler. şöyle oldu da böyle oldu da dan ziyade neden böyle oldu acaba? ben neden bunlarla uğraşıyorum gibisinden yakınmalardan oluşuyor çoğunluğu. hiç mutlu değilim anladığım kadarı ile. dışarıya gösterdiğim salak saçma sırıtık suratım beni de kandırıyor olacak ki pek görmüyorum gerçeği gibi geliyor bana nedense. yazma şeklimden de hiç hoşnut değilim şu an açıkçası. bu ne böyle ergenliği üzerinden atamamış yazma meraklısı sivilceli genç tripleri. yani adam gibi yazmak dururken gayet laubali bir biçimde kelimeleri sıralıyorum. perihan mağden sendromu da denebilir bu yaptığıma. hiç değilse ben araya yabancı sözcükler katıp bazı kelimeleri büyük harflerle yazmıyorum. şükür buna da. daha da kötülerini gördük biz bu alemde.

gayet alakasız bir konuya atlayıp bitiriyorum karalamamı. facebook taki burç eklentisi ciddi ciddi gaipten haberler vermekle kalmıyor, başınızdan geçen olaylar hakında size analizler de sunuyor. kim hazırlıyor acep? bir arkadaşım olmasından şüpheleniyorum

hebe hübe keme küme

Pazar, Mart 23, 2008

selam asl?

uzun zamandır yine yazmıyormuşum diyerekten girişimi yapıp, bahsedilecek konu yokmuş gibi izlediğim filmlerden bahsetmek istiyorum. ama öncesinde taa 24 nisana kadar ara veren lost un allah belasını versin. bu ne lan bölük pörçük dizi mi izlenirmiş. hiç böylesini de görmemiştik arkadaş demek istiyorum. dedim rahatladım. afili aynasızlar diye türkçeye çevrilen starsky and hutch isimli nadide komedi filmini izledim geçenlerde. 70 lerde bu isimle yayınlanan bir polisiye dizi varmış zannımca. onunla ilgili eğlenceli bir film bu. iki birbirine zıt polisin beraber çalışmaya başlaması ve başlarından geçenleri konu edinen bu komedi, öyle böyle değil. gülmekten karnıma ağrı girdi. 70 ler ve 80 ler le çok iyi dalga geçen bu filmde yok yok. bulsam dvd sini alacam ama sordum, soruşturdum yok sağda solda. kamera arkası görüntüleri ile silinmiş sahneleri çok merak ediyorum. bunun dışında spiderwick güncelerini izledim. çok şahane über bir film olmasa da sıkılmadan ilgi ilen izliyorsunuz. benim en çok hoşuma giden şey ise, başrol oyuncusu minik veledin performansı. büyüsün hele görün bakın. ben diyeyim bir leonardo dicaprio, sen de robert de niro. sonraaa unuttum bak şimdi . çok film izledim bu aralar ondan böyle oldu. haa günahkarlar diye bi film var vizyonda şu an hatta. onu da izledim de bahsetmeye değmez. paranoid park, kite runner, ara ise bu hafta vizyona giren ve izlemek için can attıklarım. juno yu izleyeli çok oldu lakin :)

neyse bu kadar laubalilik yeter. hadi kib, grsz, bye

hebe hübe film milm

Çarşamba, Şubat 06, 2008

amman

bir senedir yazmıyormuşum gibi iğrenç bir espri ile giriş yapayım. en son 15 aralık tarihinde karalamışım bir şey ler cik. o zamandan bu yana neden yazmıyordum sebebi belli, adamlar açtılar yazar alımını ekşisözlükte, biz de oraya karalayacak şeyler uydurup onları yazmaktan, buraya bakacak zaman bulamadık. ve fakat arada sırada da olsa blogumu açıp eski yazılarımı okumadım değil. ama anlamadığım bir şey var ki o da şudur: ulen beni daha nasıl hala neden ne sebepten keşfedemediler? bir cevher yatıyor bu sayfalarda lakin bi Allah'ın kulu da " bilader harcanma site köşelerinde gel yamacımıza" demedi, demiyor, demeyecek bu gidişle de.... hey gidi yetersiz veri....

hebele hübele türban üniversitede :)

Cumartesi, Aralık 15, 2007

olamaz böyle bir şarkı

the knife grubunun marble house şarkısından bahsediyorum. envai çeşit remixi ile kendisine hayran bırakan bir çalışma imiş. kendilerini tebrik eder başarılarının bir ömür boyu sürmesini dilerim

hebe hübe jay jay johanson....

fazıl say baştan....

öncelikle nerede yaşıyorum len ben diye sormak istiyorum. bizim yaşadığımız ülke ile bu kaymakların yaşadığı yer aynı mı? valla anlamadım gitti. adam gayet talihsiz bir açıklama ile islamcıların ülkeyi ele geçirdiğini ve yurt dışında yaşayabileceğini söylüyor. nerde bu islamcılar? ben neden hiç göremiyorum? islamcı ne demek? kapı kapı gezip din satan benim bildiğim misyonerler var, onlar da müslümanlıkla alakası olmayan işler yapıyorlar. bir de bilmem nereye yerleşecem de hava alanı bir buçuk saat uzaklıkta diye yakınıyormuş. vah ki ne vah. c.başkanlığı bunu davet etmemiş miş, e sen evinde duruyon mu ki, sabah kalkıp " anam ne çok mektup gelmiş bana" diye sabah kahveni içerken onları teker teker okuyasın.

hadi bunu geçtim kendisi fazıl say da bunun üstüne konuşan diğerleri daha da acınası haldeler. milliyet.com un yalancısıyım. aha da şöyle:

Güher-Süher Pekinel: Demokrasinin korunması, seçim sonuçlarına saygıyı da gerektirir. Herkesin, bu arada Fazıl Say'ın, hayatını kişisel tercihlerine göre yeniden yönlendirmek istemesini de saygıyla karşılamak gerektiği düşüncesindeyiz. Birey ve insan haklarına olan saygı, anayasal çerçeveye tüm şeffaflığı ile oturtulduğu zaman, toplum dengelerinin değişen hükümetlerle sarsılamayacak bir ortama kavuşacağına inanıyoruz.

çok ayar bir cevap olmuş. piyanist deel de politikacı olsalar fazıl sayın rüyaları gerçek olurmuş bu ülkede. onu gördüm ben...

Serra Yılmaz: Bugüne kadar hiç Türkiye'yi terk etmeyi düşünmedim. Düşünseydim, herkesten çok imkânım vardı, İtalya'ya yerleşebilirdim. Benim Türkiye ile ilgili olarak gördüğüm endişe verici şeyler şu andaki iktidarla ilgili değil, genel devlet anlayışımızla ilgili endişeler. İslamcılardan daha endişe verici olan demokrasinin gerilemesi ve milliyetçiliğin yükselmesi.

serra hanımı severim. iyi oyuncudur ki kendisinin dediği gibi istese çoktan italiyano olmuştu kendisi. ki genel devlet anlayışı diye bir şeye sahip olamadığımız için onunla ilgili endişe duyması da garipsenmiyor değil tarafımca....

Zülfü Livaneli: Fazıl Say gibi uluslararası bir sanatçımız Türkiye'yi terk etmeyi düşünüyorsa, onun bu açıklamasını Türkiye'ye bir uyarı olarak değerlendiriyorum. Onun "onlar kazandı" duygusuna kapılması çok önemlidir. Milyonlarca yurtsever ve üzgün insan bu duyguyu çok iyi biliyor.

zülfü livanellere gidesin diyorum. hasan cihat örter de vitüöz lakin pek aklı başında gibi gelmiyor bana. haksız mıyım? sen yıllarca adamları hor gör, köylü de. sonra birisi gelsin arkadaş o kadar da köylü değilsin(ki köylü ne demek o da bir garip) çanak antenlerinle dünyayı izliyorsun. sen de insansın desin sonra ortalık karışsın....

Yelda Reynaud: Olaylara her zaman pozitif bakıyorum. Bu ülkenin gerçeği buymuş ve ortaya çıktığına seviniyorum. Kendimize, "Biz çok aydınız, cumhuriyet var" diye daha ne kadar yalan atacaktık ki? Herkesin bir arada yaşamasından yanayım. Ülkeyi terk etmeye kalkmak, haklarımızı devretmek anlamına gelecek.

yeldacığım ise yara filmindeki performansı ile göynümde yer etmiş bir oyuncu olmakla beraber bu açıklaması adına üzülmedim diyemem. biz çok aydınız palavrasına destek veriyorum da cumhuriyet yok mu bu ülkede? nerde bu devlet nerde bu cumhuriyet? ortaya çıkan ülke gerçeğini tez konusu yapacak sosyoloji öğrencileri aranıyor!

Elif Şafak: Bir memleketi sevmek onun insanlarını gönlüne alabilmeyi gerektirir. Esas mesele farklılıklara küsmek değil, farklılıklarımızla beraber yaşamayı öğrenmek.

demiş elif. elif elif duyuyor musun? son yazdığın kitaptan hiç bişey anlamadım. karikatür felan hayrola? ilerleyen senelerde kendisini nobel için talihsiz açıklamalar yaparken görebiliriz. onu gördüm ben

Bedri Baykam: Açıklamasını okurken ister istemez şunları düşündüm: Siz siyasetle uğraşmazsanız, bir gün gelir siyaset sizinle uğraşır. Bir kısım insan geç de olsa uyandıysa, bugün burada mücadeleye başlamayı ve geçmiş pasifliklerini topluma unutturmalarını göze almalarını bekliyorum. İlgisizlikleriyle bu hale gelmesinde sorumluluk payı aldıkları bir ortamı terk edip gitmek çare değil.

bedri sen boyalarınla cebelleş diyesim geldi. ya da rahatladıktan sonra arta kalanlarla sergi felan aç?

yaaa işte böyle. ben de tepkiliyim. sıra yazmadan çamaşır makinesine kirlilerini atan arkadaşa. ulan dangalak c.tesi sabahı 8 de kalkmışım çamaşır yıkayacam diye. gitmişim adımı yazmışım 8-10 arasına. sen hangi ara kalktın da çamaşır attın len? ben de iyi yaptım kapattım makineyi lakin durulama evresine getirdikten sonra. artık temiz mi değil mi bilemem ama salak salak iş yapmazsın bundan sonra!!!!

hebe hübe kem küm

Cuma, Aralık 14, 2007

bi buldurun be

bana yunan arkadaş lazım arkadaş. şöyle elinde avcunda çılgın bir mp3 koleksiyonu olan. paylaşsın benlen onları mutlu etsin beni. sonra yetinmesin şarkıların ne anlattığını anlatsın. o da yetmesin bana yunanca öğretsin. bu kadarı yetsin :)

Cuma, Kasım 16, 2007

yazaryazmazyazanyazar

çok acayip bir iş bu yazı yazma mevzuu. yazmak istersin yazamazsın, hiç yazasın yoktur, oturur sayfalarca döktürürsün. ha anlamlı olur, ha anlamsız. zaten senin anlıyor olman yeter, başkaları anlasa ne olur anlamasa ne? insanlar oturup bir metnin ya da romanın başına nasıl yazıyorlar anlamıyorum. misal roman? nasıl yani? aylarını yıllarını masa başında oturarak ve yazarak geçiriyorsun. yazıyor, beğenmeyip siliyor, yeniden yazıyorsun.... yazdıklarını okuyup beğenmediğin tarafları düzeltiyorsun. sonra bunları kendin bi dosyaya doldurup rafa kaldırıyorsun... evet aynen böyle yapan insanlar biliyorum. adam oturmuş romanlar hikayeler yazmış, götürmüş matbaa da ciltletmiş (nasıl bir filldir bu?) kitap şeklinde vitrinine koymuş bekletiyor. kimselere de okutmuyor. en güzelini yapıyor. belki de fani okuyucuların ağızlarının suyunu akıtarak şakşakladıkları kitaplardan romanlardan cartlardan curtlardan daha sağlam bir şey yazdı adam ve bunu bencillik ve ipnelik olsun diye paylaşmıyor zavallılarla? olamaz mı yani? olabülüü de olamayabülüü de. bu durumda yapılacak bir şey de yok. onlar birisi adam öldükten sonra keşfedilinceye kadar vitrin süslemeye devam edecekler....

ben de ne zamandır oturup cidden bir şey ler yaz mak isti yorum. lakin bir türlü muaafffaak olamadum. bakın imla kurallarından ve de kelimelerin doğru yazılışlarından bile bi haberim. vay anasını.... hatta vay babasını....

...............hebe hübe kem küm.........

Cumartesi, Kasım 03, 2007

çok şaşırdım :)

ilk hotmail account uma ait space sayfasına doldurduğum blog yazıları geldi aklıma nerden geldiyse bıraktığım yerde duruyorlar mı diye bi göz atayım dedim. atmaz olaydım. çok fena. ne kadar basit ne çocuksu şeyler. peeh utandım kendimden. utancımı da paylaşayım :)

"tenbel:)" başlıklı bir yazı bu:
dolu dolu geçen günler, ilerisi için de aynısını vaat etmez.gerekliliklerin yerine getirilmesi gelecek günlerin garanti altına alınmasını sağlar. peki bu gerekliliklerin hayata geçmesine engel teşkil eden şeyler nelerdir? tembellik tek başına bu soruya cevap olabilir mi? Her zaman eksik giden şeylere aradığımız, bütün suçu üstüne atabileceğimiz nedenlerin arayışında bizlere sorun çıkartmayan tembellik, her zaman bizi kandıracak bir yol bulur.

beni de kandırabilecek mi acaba

---------------------------------------------------------------
bu "enteresan" başlıklı bir yazı (şunu da farkettim ki çok durum karşısında "enteresan"ı kullanıyorum. ne çok şaşırıyorsam artık):

öyle zamanlar var ki hayatta, insan ne tür yalanlar söylerse söylesin karşısındaki insanı istediği gibi yönlendiremiyor. Bu söylediği yalanın yetersizliğinden değil, karşısındaki insanı hafife alışından kaynaklanıyor. Bu yüzden her ne olursa olsun, kendisine ve de karşısındaki insana saygı duymayan insanların "foya"sı eninde sonunda açığa çıkıyor. Tabii ki bu "en- son" yalan söyleyenin değil, söylenenin insafına kalmış bir durum.

hayatta çoğu zaman bu durumla karşı karşıya kaldığımı hissediyorum. yapımdan ötürü gelen "deşicilik" sayesinde elimden geleni ardıma koymadan uğraşır
aklıma gelenin başıma gelmesine zemin sağlarım. ki olması gereken de bu olmalı. her insan,her söylenene kayıtsız şartsız inanmamalı. Günümüz insanı içinde bulunduğu durum dolayısıyla inanmaya olan büyük ihtiyacını, önüne çıkan herkesle doyurmaya kalkmamalı.

bir insandan ne bekliyorsanız, sizde ona istediğinizi verin ki "alış-veriş" tamamlansın. güven istiyorsanız güven, sevgi istiyorsanız sevgi, yemek istiyorsanız yemek :)))

-------------------------------------------------------------------------
"ben daha ne yapayım" başlıklı bir yazı, neye kızdıysam artık:

artık elimden başka birşey gelmez kardeşim. hiç huyum değildir kaçanı kovalamak. bir yere kadar umursarım, değer veririm ama umursanmadığımı gördüğüm an silerim gider. ki bu tavrımın ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu tartışmaya gerek görmüyorum. bireysel sorunlarını bana yansıtan, daha doğrusu insanlarla olan ilişkilerine yansıtan elemanlarla işim olmasın bi zahmet. ben ne yapayım sorunlu adamı, zaten ben olmuşum kendim koca bir sorun. ara ara bulamadım pimi çekecek bi deli, yoksa şimdiye çoktan patlamıştım. uzun zamandır üzerinde düşündüğüm kafa yorduğum proceleri de hayata geçirmenin vakti geldi sanırım. yaş kemale erdi hatta kemal'i geçtim bile.bu durumda hangi baltaya kürdan çöpü olacam diye düşünmektense sapların arayışına balta olurum daha faideli. okuyan var mı bunları bilmiyorum ama yapacak daha iyi işleri vardır eminim.......

---------------------------------------------------------------------------
"ayna" başlıklı yazıyı daha önce yayınlamıştım burada da ama hoşuma gidiyor şerefsiz bir daha yayınlayalım:

- Bir tek seni anlayamıyorum. Kendime inandığım, kendimi bildiğim kadarıyla kimin yüzüne baksam, ne olursa olsun, birşeyler okuyabiliyordum, ta ki sana bakana kadar.- Neden ben? Daha önce böyle birşey başına gelmediğine göre, bundan önce yaptığın tespitler tam olarak doğru değildir bence. Bunu söylememin nedeni, kendine olan tam güvenindir.
- Hayır senden öncekiler yanlış değildi. Her zaman haklı çıktım. Seni okuyamıyor değilim, içini biliyorum ama bu yüzünden okunmuyor. Her insanın düşüncesi, onun yüzüne, yüzünün ayrıntılarına saklanır. Okumasını bilen bunları görür,okur. Ama senin yüzünde böyle bir giz yok. İçinde neler oluyor, ne düşünceler dolanıyor kafanda, bunları biliyorum ama bunu yüzünde görememem, sanki... Her neyse bir sorun bu benim için.
- Yerinde olsam önce şu gözlükleri çıkarırdım gözümden. Birde öyle bakmayı dene bana!- Ama gözlüklerim olmadan...- Dinle beni ve çıkar onları öyle bak.- Tamam, ama şimdi seni tam göremiyorum.- İşte ben, gerçek ben de bu zaten. Net değilim sınırlarım yok artık. Beni belirten çizgiler silindi uzun zaman önce.
- Bundan ne mana çıkarmam gerekli?- Bana böyle bakarken bende gördüklerinle birleştir aklındakileri, bütünleştir. Bütün bildiklerim, yaşadıklarım, hissetiklerim, beni böyle, bu bulanık hale getirdi. Birike birike içimdekiler dışıma sızdı ve bulandırdı beni. Anladın mı şimdi?
- Hayır böyle olmaması gerekiyor. Ben seni bulanık görüyorsam sende beni bulanık görüyorsun demektir. Beni tam okuyamıyorsun ve buda bizi çıkmaza götürür. Sen neden çıkardın ki gözlüğünü?- Ben değil sen çıkardın!!!- Anlayamıyorum , nasıl olabilir ki? Ben benim, sende ben?- Beni görmek için gözlüğe ihtiyacın yok ki senin.- Bunlara bir anlam veremiyorum. Biz aynı isek sorun ne?- İşte bende sana bunu anlatmaya çalışıyorum. Bakmakla görmek aynı şey değildir. Bakarsın ama göremezsin. Bunu bildikten sonra zaten nasıl bakman gerektiğini anlarsın.....

--------------------------------------------------
bu da "sonunda" başlıklı bir denemesemmidenesemmi ürünü (halime ye saygılar) :
Olmuyor bir türlü başaramıyorum.Ama neden? İstediğim şeyi yapmaktan alıkoyan nedir beni? Ayda yılda bir aklıma geldi,oturdum yapayım dedim. Bundan önce yaşadıklarımı, yaptıklarımı gözönünden geçirdim. Aslında o kadarda zor olmaması gerekiyordu. Yapmam gereken sadece verilen yolları izlemek ve istediğim şeyi elde etmekti. Bu konu hakkında o kadar çok program yapıldı ve yapılıyor ki,içinde olmasa bile insanın yapamaması için hiçbir sebep yok yani.Neyse oturdum,aldım elime gereken şeyleri ve başladım.Başta herşey o kadar basit ve kolay geldi ki bunuda çabucak yapabildiğim için kendimle gurur duymaya başladım. Ama nereden bilebilirdim ki sonunda başıma gelebilecekleri. Ne olduysa olmuş,olmamıştı yanlış olan birşeyler vardı ve bunun geri dönüşüde yoktu, herşeye baştan başlamak dışında.Baktım kendim yapamıyorum,ama ona o kadarda ihtiyacımda var, kalktım giyindim. Ama ne giyiniş. Ben ki öğlen gezmelerine bile saatlerce hazırlanan, günler öncesinden ne giyeceğine, giydiği elbiseyle hangi takıları takacağını hesaplayan bir insanım, benim için bu kadar önemli bir şey için,gözüm hiçbirşeyi görmez olmuştu. Lacivert pantoloumu, onun üstünede açık mavi uzun kollu bluzumu giyip kendimi dışarı attım. Nedense kendimde bir eksiklik hissettim,ve hemen merdivenleri hızla geri çıkarak aceleyle çantamdan anahtarlığımı çıkardım. Fakat bir türlü doğru anahtarı bulamıyordum, birden kendime sakin olmam gerektiği telkininde bulundum. Sonunda doğru anahtarı bulmuş(en son denemede) içeri girmiş, kendimdeki eksikliği gidereceğine inandığım mavi benekli tül şalımı almıştım. Tam çıkacakken kapının eşiğindeki vestiyerin sağına yerleştirilmiş oval şeklindeki aynada kendime bakmayıda unutmadım. Artık tamam sayılırdım,onun için hazırdım.Kendimi sokağa atmamla şaşırdım kaldım. İyi hoştu da,nereden bulacaktım onu. Aklımda bir kaç yer vardı ama daha önce hiç dışarıda yapmamıştım. Yapanları gördüğümde ise bu bana çok tiksindirici gelmişti, asla böyle birşey yapmam, bunun büyüsünü bozmam diyordum kendime. İyi ki de kendimden başkasına dememişim, yok birisi beni az sonra o işi yaparken görse, kimbilir arkamdan neler konuşulurdu.Birden bu düşüncelerden sıyrılıp kendimi bir dükkanın önünde buldum. İçeridekiler büyük bir zevkle sohbet ediyorlar,yapmak için geldikleri bu mekanda yapmak istedikleri şeyi yapıyorlardı. Cama yapışıp içeridekileri görmeye çalışırken,içeridekilerin bana şaşkın şaşkın bakan gözleriyle buluştu gözlerim. Ama o yoktu. O yoktu ama onun dışında neredeyse herşey orada gibiydi. Buna benzer onu bulabileceğim bütün yerleri dolaştım umutlu bir şekilde,bir iki tanıdığa rastladım ama onlara sıkılıp biraz dolaşmaya çıktığımı söledim. Artık sabrım taşmak üzereydi. Vakit geç olmuştu ve ben hala onu bulurum ümidiyle geziniyordum. Sanki onu aramaya çıkacağım anlaşılıp nerede ne kadar varsa hepsi ortadan kaldırılmıştı.Canım çok sıkkın bir şekilde eve döndüm, üstelik o kadar yorulmama rağmen onu bulamamıştım. Eski eşimle boşandığımızda bile bu kadar üzgün olduğumu hatırlamıyordum. Ama ne yapabilirdim ki, elimde değildi bir kere aklıma düşmüştü. Yapılacak işleri umursamadan bende oturdum gecenin o saatinde yeniden başına oturdum ve uzun uğraşlar sonunda yaptım ve rahatladım.neden oturup bir daha yeniden yapmak aklıma gelmemişti. Kendime çok kızdım,nede olsa eninde sonunda evde kendim yapmıştım. O kadar yorulduğum da yanıma kar kalmıştı.Belki anlaması zor gelebilir ama bir tabak bulgur pilavının beni bu hale getireceği aklımın ucundan geçmezdi
----------------------------------------------------------------
bu da "karalamalar" başlığından:
Öyle zamanlar var ki hayatta, insan ne tür yalanlar söylerse söylesin karşısındaki insanı istediği gibi yönlendiremiyor. Bu söylediği yalanın yetersizliğinden değil, karşısındaki insanı hafife alışından kaynaklanıyor. Bu yüzden her ne olursa olsun, kendisine ve de karşısındaki insana saygı duymayan insanların "foya"sı eninde sonunda açığa çıkıyor. Tabii ki bu "en- son" yalan söyleyenin değil, söylenenin insafına kalmış bir durum. Ama siz gelinde bunu yalan söylemeyi marifet sayanlara anlatmaya çalışın. Ne derseniz deyin onları doğru olanı kabul etmeye yaklaştıramazsınız bile. Çünkü öyle bir duruma gelmişlerdir ki her şeyin en iyisini onlar bilir, her durumun üstesinden gelmesini onlar becerir ve her söyledikleri yalanla gerçeğe bir adım daha yaklaşmış olurlar. Siz acizliğinizle onların sebep oldukları anaforda döner durursunuz, bütün suyun akıp gitmesini bekleyerek.
Hayatın kendisinin büyük bir yalan olduğunu savunan insanları da görmüşsünüzdür. Onlar için durum sanılanın aksine çok eğlencelidir. Varsa yoksa kendileri için çabalar, kendileri için üzülür, kendileri için yaşarlar.Gerisi boştur onlar için.Burada yaptıklarının hediyesini bir sonraki hayatlarında alacaklar ve onu da çok güzel bir şekilde harcayarak daha sonraki yaşamlarını garantiye alacaklardır. Sonu olmayan bu döngü inancı onların başka şeyler için çabalamasını, düşünmesini engeller. Fark ettiğiniz üzere onlarında bir inanca, bir şeylere inanmaya ihtiyaçları vardır. Hangimizin yok ki? Çok küçük bir terslikte bile hemen, bizden büyük ve de yüce bir güce sırtımızı dayayarak geçmesini bekleriz.
***
Beklerken sıkılmayayım diye kendi kendime uydurduğum oyunlarında bitmesiyle “ne olacak şimdi?” diye düşünmeye başladım. Vakit ilerliyor acımadan ama beklenenlerden ses yok.off larla beraber saniyeleri sayıyorum. Her bekleyen amacına ulaşıyor, geçip gidiyorlar yanımdan mutlu bir şekilde. Artık buna bir son vermenin zamanı geldi. Geldi hatta geçiyor. Ne yapalım kısmet değilmiş. Artık bundan sonra da kısmet olur mu bilmem….
***
Limanlar her zaman umut olmuştur yüreğine insanın. Hiç bir zaman, açıkta kalmak insanı mutlu etmez. İlla ki ayakları sağlam bir yere basmalı. Ama emin midir ki o sağlam dediği kara parçası onu hiç beklemediği bir zamanda sarsabilir. Fırtına öncesi sakin deniz misali, suskun olan toprak onun ayakları altında isyan edecektir.
***
Bunalıma ya herşeye sahip olduğumuz için ya da birşeylere sahip olamadığımız için düşeriz. Bu buhranlar kendilerini fiziki olarak belli ederler. Gerek hal ve hareketlerinizde gerekse bedeninizde. Yapılacak işleri tüketen insanlar farklı ve toplumun alışık olmadığı işlere yönelirken, henüz birşeyler elde edemeyenler ise daha da karamsarlaşarak tembelliğin sınırlarını zorlarlar. Günümüze mahsus bir durumdur bu. Iyiye değil kötüye gitmektedir.
***
Arkadaş sahibi olmak, aynı şeyleri düşündüğün, aynı şeylerden zevk aldığın, benzer durumlarda endişe duyduğun birilerinin varlığını bilerek yalnız olmadığını hissetmenin garantisidir


Hayatlarını zevk almak adına yaşayan o kadar çok insan var ki, hiçbir inancın bağlayamadığı bu insanlar zevk almak için verdikleri “tatlı mücadele” de birçoklarının ayağını kaydırmakta bir sakınca görmüyorlar. her şeye saygılı geçinen bu insanların kendi çıkarları uğruna yapmayacakları şey neredeyse yok gibi. Birinci tekil şahıs eklerine sahip eylemlerden(yaptım, ettim…) büyük haz alan bu insanlar bizim kendimize geçerli kıldığımız kurallardan muaflar mı ki?

İnsan için anlaşılması zor mahluklardır deriz, peki hiç anlamaya çalışır mıyız? Karma karışık duygular, mantıksız davranışlar bizim için çözümlenmesi zor olan vakalar gibidir. Halbuki basite indirgersek her şeyi, anlaşılmayacak bir durum yoktur ortada. Formül çok basittir. Ama bunu anlamak yıllar alır. Bir öğüt gibi aktarılamaz, tecrübeyle elde edilir ancak.

Varlığından şüphe duyduğumuz şeylerin gerçek olduğuna dair deliller ortaya çıktıkça, kendimize olan güvenimiz sarsılıyor. Ya açık olana inanmamaktan ya da sahte olanı fark edememekten dolayı kendimize olan inancımız ve güvenimiz sarsılıyor. Ve daha sonrası için, daha dikkatli olmaya çalışırken, daha çok hata yapmaya başlıyoruz.kendimizden uzaklaşıyor, ruhumuzda yama tutmayan delikler açıyoruz.

Yalnızlıktan zevk aldığım zamanlarda mevcut şu hayatta. Hep beni sıkacak değil ya tek başıma olmam. Herkesin insanların, kuşların, arabaların sustuğu saatler benim saatlerim. Dinlemek istediklerimi anlamamı sağlayan saatler. Kendimi dinliyorum, geceyi dinliyorum, sevdiğim şarkıları dinliyorum ki bu şarkılar benim duyularımı keskinleştiriyor. Daha iyi görüyorum, hissediyorum çevremi, o uyuyor olsa da. Anlıyorum onu, paylaşıyorum yorgunluğunu. Ve gün uyanıyor. Ben uyuyorum.

Özlemini çektiğim şeyler o kadar yakın ki, bilmeden dibimdeki şeyleri özlüyorum. Serin bir akşamüstü balkonda oturup güneşin batışını izlemeyi, bulutların renkten renge girmesini izlerken soğuğun burnumun ucunu kırmızı yapmasını özlüyorum. Sabah namazından sonra doğmamış günü beklemeyi, güneşin ilk selamladıklarından biri olmayı, günle beraber ısınmayı…….
Sıcaktan kuruyan boğazımı bir bardak buz gibi suyla serinletmeyi….
Elektrikler kesildiğinde yıldızları seyretmeyi…..
Annemin hazırladığı sabah kahvaltısı ardından koştura koştura okula yetişmeyi, hepimizden önce uyanıp sobayı yakmasını özledim.
Mevsimlerin değiştiğini fark etmeyi özledim, yaprakların sarardığını, havaların soğuduğunu, üstsüz kalan ağaçları, göç eden kuşları, sürünün V şeklini bozan gıcık kuşları,
Parlayan ama sadece içimi ısıtan güneşi, ılık ılık esen rüzgarları, yeşeren dağları…..
Bayram için hazırlık yapan öğrencileri özledim….
Ve daha bir çok şeyi özledim. Ama bunlar yanı başımda, her zaman bildikleri vakitlerde ortaya çıkıyorlar ve biz buradayız diye çırpınıyorlar. Ne olduysan artık onları görmez olmuşum. O heyecanları anlık yaşıyorum bir anda aklıma gelip tatlarını bırakıyorlar damağımda.doyumluk olmuyor bu ziyaretler hiçbir zaman.

Hani bazen uykunuz kaçıyor ya gece yarıları, işte ben o zaman uyuyorum. Sizden çalıyorum uykuyu. Çalarak yaşıyorum hayatı. Yediğinizden zevk almıyorsunuz ya, ben o zaman doyuyorum. Siz yorgunken ben zinde oluyorum, siz hasta iken, kıpırdayamazken ben sapasağlamım. Hayatı sizden çalıp yaşıyorum. Sizin benden aldıklarınıza karşılık….


Hayatta sinir olduklarımın başında sözlerimin havada kalması geliyor. Cevap alamamak, dinleyen bulamamak beni çıldırtıyor. Yazdığım mektuplara, maillere, telefon mesajlarına cevap gelmediğinde, sorduklarım cevapsız kaldığında yapacak şey bulamıyorum. Elim ayağım birbirine dolanıyor, kendimi salak gibi hissediyorum. Elimde olsa beni cevapsız bırakanları teker teker ortadan kaldırırdım ki tekrar cevapsız bırakmasınlar beni……
------------------------------------------------------------------
"yardım edin" adı altında yazılanlar:
Kişilik karmaşasından yararlanmak için çok uygun bir zaman dilimindeyiz. Herhangi bir kitapçıya girdiğimizde onlarca kendine yardım kitabı görürsünüz.Bence bu,çağımız insanının kendini tanımaya vakit kalmadan hayata atılmasından kaynaklanan kaybolmuşluğu yok etme çabasından başka birşey değil. Öyle ki daha kendimizin farkına yeni yeni vardığımız dönemlerde,hemen okul başlar ve hiç bitmek bilmez bir biçimde,hayatımızın ve benliğimizin etrafını yüksek duvarlarla örer.Daha ne olduğunu anlamadan sorumluluklar başlar ve bu ölene kadar devam eder. Temel içgüdüleri doyurma çabası insanı kendinden uzaklaştırıyor. Bu da yeni bir hastalığa,kişilik karmaşasına götürüyor insanı. Bir düşünün tam olarak ne için istek duyuyorsunuz,ne yapmak size zevk veriyor ve bu isteklerinizin ne kadarını yerine getirebiliyorsunuz? Eminim bunları yapan şanslı bir azınlık vardır ama diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu durumdan faydalanmak için birçok kitap yazılmıştır bence.Geçenlerde bunlardan birkaç tanesini elime alıp inceledim.Bir tanesi herşeyin cinselliği tam manasıyla yaşayamadığımız için kendimizi yetersiz,rahatsız hissettiğimizi söylemiş. Cinsel ilişkinin sadece üremeyi değil ,ruh dengesini sağlamayı, enerji ile dolmayı sağlamak için yapılması gerektiğini söylüyor.Bir diğer kitapta ise birçok hikayeyle desteklenmiş ‘Kendi rotanızı çizin,mutlu olun,gülümseyin,kendinizi bulun’ öğütleri veriliyor.Ve bunlar gibi birçok kitap...Bu kitapların insanlara ne kadar yararı oluyor bilemem ama savunduğum şey şudur;İnsana kendisinden başka kimse yardım edemez,herkes kendi derdindedir,atalarımız ne güzel demiş el elin eşeğini türkü ile arar diye
------------------------------------------------
"kuyu":
Geçmek bilmeyen bir acıdan muzdarip olmak.Belkide en zor yanı bu hayatın.Sürekli aradığın çareyi bulamamanın verdiği ümitsizlikle geride kalan yaşama isteğininde sönüp gitmesi.Ne kadar acıdır bilemez kimse,bu acıyı yaşamadan.Varoluşunu sorgulama gafletine düştü mü insan,artık bitmiştir,herşey geri dönüşü olmayanbir yola sapmıştır.Ne ,neden sorularını aklında yineleyip,ruhunun en derinlerine kadar ızdırap çeken insanı ne kurtarabilir ki?Bir yol bulup çıkamadığı ruhundaki o kuyudan dışarıya seslenir durur,ama sonuna geldiğini anlar çünkü kimse duyamaz onu kendisinden başka.Bir uğultu gelir kulağına,bu onun sesidir.İlk düştüğü gün söylemişti bunları 'Yardım edin kurtarın beni'.Anlar ki boşuna yardım istemiştir bunca zaman çünkü tüm yakarışları,feryatları ona geri dönüyordur birer birer.Karanlığa da alışmıştır artık.Kabullenmeye başlar ve anlar ki dışarı çıkarsa herşey buradakinden daha zor olacaktır,yıllardır görmediği ışık gözlerini kamaştıracak azda olsa önceden gördüğü,hissetiği,kokladığı,sevdiği dünya daha da anlaşılmaz olacaktır onun için.Uzun zamandır burada olmamanın sonucu olan yabancılık hissinden bunalıp tekrar o kuyuya dönmek ister.Beladan,yargılayan yabancı gözlerden uzak,o karanlık,sessiz ve tek başına mutlu olmayı,daha doğrusu mutlu olmanın ne demek olduğunu anlamaya başladığıyeri ister.Tıkanır nefesi bir yerde.Ve tekrar karanlıktadırAma bu o eskiden içinde yıllarını geçirdiği o karanlık küf kokulu nemli kuyuya benzememektedir.artık ayakta durmadan bekler karanlıkta uzanarak,yeri dardır eskiye oranla ama artık biliyordur ki burada daha rahattır ve onu çağırması gereken sesi bekler,anlamıştır ki yalnız başına verdiği kararlar onu mutlu etmez.Bu yüzden kendine seçtiği rehberin sesini bekler feryat etmeden,korkmadan,huzur içinde
----------------------------------------------------------

Salı, Ekim 30, 2007

amman sabahlar olmasın

pınarcığımın uyarısı dolayısı sebebi ile bir alttaki yazımızın ardından yaşananlar sansüre uğramış bir şekilde yakında ekranlarınızda...

Cumartesi, Ekim 27, 2007

İnanılmaz ammavelakin GERÇEK KESİT

kalktım istanbula geldim. acayip sıkıldım nedendir bilinmez. pek bir şey anlayacağımı sanmıyorum bu hafta sonu kaça mağından.... bir an önce okula gitsem hiç fena olmayacak. yani istiklal de girmiş, bir internet cafe den bunları yazıyorum. düşünün artık siz....